Uber yeni CFO’sunu duyurdu

Uber bugün finans liderliğinde önemli bir değişiklik yaparak Balaji Krishnamurthy’yi yeni Chief Financial Officer (CFO) olarak atadı; mevcut CFO Prashanth Mahendra-Rajah ise görevini bırakacak. Krishnamurthy, Uber’de altı yılı aşkın süredir stratejik finans ve yatırımcı ilişkileri başkan yardımcısı olarak görev yapıyordu ve özellikle otonom araç (AV) girişimlerine verdiği görünür destekle tanınıyor.

Krishnamurthy’nin CFO koltuğuna getirilmesi, Uber’in sürücüsüz araç stratejisindeki agresif ilerleyişinin bir sinyali olarak yorumlanıyor. Yeni finans lideri, şirketin AV yazılım ortaklarına sermaye yatırımı yapma, bu ortaklarla öz sermaye ilişkileri kurma ve altyapı sağlayıcılarını destekleme planlarını kamuoyu önünde tekrarladı. Dara Khosrowshahi, otonom araçların Uber’e “katmanlı ve çok trilyon dolarlık bir fırsat” sunduğunu belirterek, platformun bu alandaki rolünü güçlendirme konusundaki inancını yineledi.

Uber, 2026 hedefleri kapsamında yıl sonuna kadar yaklaşık 15 şehirde robotaksi hizmetleri sunmayı planlıyor ve bu hedefin 2029’a kadar küresel bazda en büyük AV seyahat sağlayıcısı olmaya dönüşmesi bekleniyor. Şirketin Waymo gibi yüksek profilli iş birliklerinin yanı sıra 20’den fazla otonom teknoloji ortağı bulunuyor.

Finansal tablolar da büyümenin sürdüğünü gösteriyor: 2025’in dördüncü çeyreğinde toplam gelirler yıllık yaklaşık %20 artışla 14,4 milyar dolara yükseldi ve 200 milyondan fazla aktif kullanıcı kaydedildi. Uber, güçlü nakit akışını AV stratejisine yatırım yapmak ve büyüme fırsatlarını değerlendirmek için kullanmayı hedefliyor.

Mahendra-Rajah, üç yıllık görev sürecinin ardından şirketten ayrılıyor; Khosrowshahi’ye göre onun liderliğinde Uber yatırım notu kazandı, ilk hisse geri alım programını başlattı ve önemli satın almaları yönetti. Krishnamurthy ise 16 Şubat itibarıyla CFO olarak göreve başlayacak.

Intel GPU Pazarına Giriyor

Intel yıllardır bilgisayar işlemcilerinde (CPU) devasa bir isim oldu ama grafik işlemcilerde (GPU) durum hep farklıydı. Nvidia’nın bu alandaki hakimiyeti öyle güçlü ki, çoğu zaman rakipler sus pus kalıyor. İşte şimdi Intel CEO’su Lip‑Bu Tan, bu durumu değiştirmeye niyetli olduklarını açıkladı.

Birşey söyleyeyim: Haber teknik bir satır gibi gözükebilir — “Intel GPU üretecek” diye. Ama işin arkası, bize teknoloji tarihinin nasıl yazıldığını da gösteriyor. Çünkü GPU artık sadece oyun kartı değil; yapay zekânın beyni haline geldi. Nvidia’nın bu alandaki ürünleri, yapay zekâ modellerini çalıştırmakta devasa bir rol oynuyor.

Tan’ın söylediklerine bakınca anlıyorsun ki bu iş sadece “bir ürün üretelim” seviyesinde değil.
Yeni işe alınan üst düzey mühendislerle birlikte Intel, GPU’ları veri merkezlerine, büyük yapay zekâ iş yüklerine yönelik olarak geliştirecek gibi görünüyor — yani rekabetin ana kalbine doğru bir hamle.

Peki Neden Bu Kadar Konu Oldu?

Bir devin GPU pazarına girişini haber yapmak elbette sıradan değil. Nvidia bu piyasada uzun yıllardır lider ve çoğu rapora göre pazarın büyük kısmını elinde tutuyor. Bu durum sadece oyun değil; AI eğitimleri, büyük veri işlerliği ve bulut altyapılarında Nvidia’nın etkisini de artırıyor.

İşte Intel’in hamlesi burada ilginçleşiyor:
Bu pazar o kadar Nvidia hakimiyetinde ki, yeni bir oyuncunun içeri girmesi bile sektör açısından umut verici bir haber olarak okunuyor. Belki bugün değil ama yarın bu rekabet, fiyatlarda, teknolojide ve yenilikte fark yaratabilir.

Ne Değişiyor?

Intel’in GPU üretim kararı, şirketin sadece CPU üreticisinden çıkıp tam teşekküllü bir çip tasarım ve üretim platformuna dönüşme vizyonunun parçası gibi. CEO Tan’ın önceki açıklamalarında da bu yönde bir yoğunlaşma vardı: Verinin işlendiği yeri, hızını ve kapasitesini artırmak.

Bu yeni GPU’lar ne zaman gelir, hangi performans seviyesinde olur gibi sorular henüz net değil. Intel bu süreci, müşterilerin gerçek ihtiyaçlarına göre şekillendireceklerini söylüyor — bu da ilk etapta geniş pazara değil, **özelleşmiş, büyük iş yüklerine odaklanacakları izlenimi veriyor.

Bu haber bize iki şeyi hatırlatıyor:

Birincisi, teknoloji dünyasında hiçbir lider “tahttan sonsuza kadar” oturmaz. Nvidia’nın hâkimiyeti bugün güçlü olabilir ama yeni oyuncuların sahaya girmesi, sektörü her zaman dinamik tutar.

İkincisi — ve belki daha önemlisi — GPU’lar artık sadece oyun kartı değil. Yapay zekâ, veri merkezleri, bulut bilişim hepsi bu küçük ama güçlü çiplere bağlı. Intel’in buraya giriş yapması, uzun vadede rekabetin çeşitlenmesi ve teknoloji ekosisteminin farklı yönlerde gelişmesi anlamına geliyor.

Teknik detaylar bir yana, bu hamle sadece Intel için değil; GPU pazarının geleceği için de izlemeye değer bir adım. Bir zamanların CPU kralı, GPU dünyasında da iz bırakacak mı? Bunu zaman gösterecek.

Y Combinator’ın Yeni Adımı: Stablecoin

Y Combinator (YC) haberleri duyduğunda genelde heyecanlanırsın; çünkü bu kurum, teknoloji dünyasının ünlü fikir fabrikalarından biri. Airbnb’den DoorDash’e kadar sayısız başarı hikâyesi burada başlamıştı. Bu kez çıkan haber ise biraz daha “arka planda işleyen finansal altyapı”yla ilgili ama sonuçları düşündüğünden daha geniş.

TechCrunch’a göre YC, 2026’nın ilkbahar döneminden başlayarak artık portföyündeki startup’lara yatırım ödemelerini klasik dolarla yapmak yerine stablecoin ile alma seçeneği sunmaya hazırlanıyor.

Normalde YC’nin standart koşulu şu: Startup kabul edildiğinde yaklaşık 500 bin dolar yatırım ve karşılığında şirketin %7’si. Bu değişmiyor. Değişen sadece onu dolarla mı, yoksa stablecoin ile mi almak istediğin. Stablecoin dediğimiz şey, dolar gibi değeri sabit kalacak şekilde tasarlanmış bir kripto para, yani fiyatı zıplayan Bitcoin veya Ethereum gibi değil.

Neden Stablecoin?

Burada yanlış anlaşılmasın: YC “herkes artık kripto meraklısı olsun” diye bunu yapmıyor. Daha ziyade şöyle bir durum var:

Bir startup kuruyorsun. Paranın senin hesabına ulaşması aylar alabiliyor. Uluslararası transferlerde bankalar komisyon kesiyor, günler geçiyor, insanlar beklemek zorunda kalıyor.

Stablecoin ödeme ise şu avantajları getiriyor:

  • Bir saniyede anında transfer ediyor.

  • Ücretleri neredeyse yok denecek kadar düşük (bazı ağlarda 1 cent’ten az).

  • Sınır tanımıyor, dünyanın herhangi bir yerindeki kurucu aynı hızla parayı alabiliyor.

Yani mesele sadece “kripto” kelimesi değil; gerçek bir finansal verimlilik kazanımı.

Bir YC ortağı bu yaklaşımı şöyle özetlemiş:
Stablecoin transferleri, banka üzerinden yapılan küresel paranın taşınmasına benzemiyor. Onun yerine, neredeyse bir SMS göndermeye benziyor.

Bu özellikle bankacılık erişiminin zor olduğu bölgelerde startup kuranlar için önemli. Bir girişimci Hindistan’da veya Latin Amerika’da çalışıyorsa, paranın hızlı ve düşük maliyetle ulaşması onlar için ciddi bir fark yaratabilir.

Bu Ne Anlama Geliyor?

Öncelikle şunu söyleyelim: YC’nin yatırım miktarı, anlaşma şartları ya da %7’lik pay konusunda bir değişiklik yok. Sadece “parayı nasıl almak istersin?” sorusuna yeni bir seçenek eklenmiş oluyor.

Bu, birçok yatırımcı için bir devrim değil. Ama girişimciler açısından bakınca küçük bir değişim bile hız ve maliyet anlamında önemli. Özellikle global düşünüyorsan ve bankacılık altyapısına güvenmek zorundaysan, bu “eşik bariyerini” biraz daha indiriyor.

Bir başka açıdan bakarsak, bu adım YC’nin blockchain teknolojisine ve stablecoin altyapısına olan yaklaşımının da göstergesi. Normalde bu tür ödemeler sadece kripto odaklı startup’lar için düşünülürdü. Ama şimdi bu seçenek her kurucu için açılıyor — yani FinTech kilidini açmaktan ziyade finansal altyapı seçeneklerini genişletmek gibi bir şey.

Biraz da Düşünmeden Geçmeyen Yönü

Şunu da fark etmek gerek: Bu hareket finansal altyapının ne kadar değişebileceğini gösteriyor. Ödeme sistemleri, yatırım süreçleri, paranın hareketi… Bunlar artık sadece bankalar aracılığıyla olan şeyler değil. Blockchain üzerinden anlık ödeme alabilmek, ister istemez “geleceğin iş modelleri nerede?” sorusunu daha somut hale getiriyor.

Ve bu gelecek, belki de düşündüğümüz kadar uzak değil.

Startup Battlefield 200 Yarışması

Her yıl olduğu gibi, teknoloji dünyasının gözü yine Startup Battlefield 200 üzerinde. Bu yarışma, sadece bir “sunum sahnesi” değil; erken aşama girişimlerin dünyanın en büyük sahnesiyle tanıştığı, yatırımcılarla göz göze geldiği bir anlama sahip.
Ve 2026 için planlananlar şu anda girişimciler arasında konuşulan bir konu.

İnsan bu haberleri okurken bir yandan “Bunlar hep aynı şeyleri mi söylüyor?” diye düşünebilir. Ama Battlefield 200 bambaşka bir şey. Geçmişe baktığınızda bu platformdan çıkan isimler var: Dropbox, Discord, Cloudflare, Trello, Mint gibi. Yani bu yarış gerçekten “geleceğe bilet kesenler”in arenası.

Neden Bu Kadar Önemli?

Belki dışarıdan bakan birine sadece “yarışma” gibi gelir ama Startup Battlefield 200, girişimcilikte bir eşik gibidir.
Başvuruların binlerle ifade edildiği, seçilen 200’ün dünyanın en göz alıcı yatırımcılarıyla tanışma şansı bulduğu bir platform bu. Öne çıkan girişimlere sadece sahne verilmiyor, onlara sessizce bir kapı da aralanıyor.

Ve bu kapı çoğu zaman parayla değil, güvenle açılıyor.

2026’da Neler Değişecek?

TechCrunch bu yılın yarışması için planlarını netleştirmeye başlamış.
Önce başvurular açılacak. Kapanış Haziran’ın ortasında. Sonra seçilenler için Eylül başında çevrim içi bir hazırlık programı başlayacak. Bu programın amacı basit:
Kurucuların hikâyelerini daha net anlatabilmeleri, pitchlerini daha keskinleştirmeleri ve Disrupt sahnesine hazır olmaları.

Hikâye anlatmak… Bazen bir yazılı sunumdan daha zor olabilir.

Bu sanatta usta olmak, yeni bir ürünü anlatmaktan çok daha fazlası.

Fikrinin gerçekten “neden var olduğunu” kısa ve net söyleyebilmek.

İşte Battlefield bunun için var.

Kimler Katılıyor?

Bu yarış her sene farklı sektörlerden ekipleri bir araya getiriyor.
Sadece AI veya sadece fintech değil. İklim teknolojisi, sağlık, dijital finans… Birbirinden farklı alanlarda çalışan kurucular var. Ve hepsinin ortak bir derdi var: “Sesimizi duyurmak.”

Bazen bir pitch, yılların çalışmasından daha hızlı bir kapı açar.


Bu Yarış Ne Değil?

Burada “kısa yoldan başarı” arayanların yeri yok. 200’e seçilmek büyük iş. Disrupt sahnesi büyük bir platform. Ama bu sadece bir ilk adım.
Sonrası… yatırımcıyla buluşma, medya görünürlüğü, doğru ortaklarla tanışma — hepsi bir sürecin parçaları.

Ve bunu doğru yapanlar, sahadan çok daha güçlü çıkıyor.

2026 için Startup Battlefield 200, yine girişimcilik ekosisteminin nabzını tutacak bir etkinlik olarak planlanıyor. Bu tür platformlar basit “yarışma” olmaktan çıkalı çok oldu.
Bir fikir, doğru anlatıldığında gerçekten dünyayla buluşabilir hale geliyor.

ABD Devleti ve Teknoloji Şirketleri

TechCrunch’ta çıkan bu haber, ilk okunduğunda insanın içini hafifçe sıkıyor. Çünkü anlatılan şey teknik bir prosedürden çok, daha temel bir soruya dayanıyor:
Bir devleti eleştirdiğinizde, bu sizi izlenebilir biri yapar mı?

Habere göre ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), Trump yönetimini eleştiren kişi ve gruplarla ilgili verileri teknoloji şirketlerinden talep etmeye çalışıyor. Buraya kadar okuyan biri “yeni bir şey değil” diyebilir. Devletler uzun zamandır platformlardan veri istiyor. Fark şu: Bu taleplerin önemli bir kısmı mahkeme onayı olmadan yapılıyor.

Yani ortada klasik anlamda bir yargı süreci yok. Suç isnadı yok. Net bir tehdit tanımı yok. Ama yine de kullanıcı bilgileri isteniyor.

Bu noktada iş, bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp doğrudan ifade özgürlüğüyle temas etmeye başlıyor.

Asıl Mesele Nerede?

DHS’in kullandığı yöntem “idari celp” olarak geçiyor. Teknik olarak yasal bir araç. Ama pratikte şöyle bir kapı aralıyor:
Bir devlet kurumu, bir kullanıcının kimliğini, IP adresini, e-posta bilgisini ya da platform içi hareketlerini, bir hakimin önüne gitmeden talep edebiliyor.

Sorun şu değil: “Devlet hiç veri istemesin.”
Sorun şu: Bu isteğin sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor?

TechCrunch’ın aktardığı örneklerde özellikle Trump’a yönelik eleştirel paylaşımlar yapan, göç politikalarını hedef alan veya anonim hesaplardan politik yorumlar paylaşan kişilerin öne çıktığı görülüyor. Bu da ister istemez şu hissi yaratıyor:
Bu bir suç soruşturması mı, yoksa rahatsız edici sesleri tanımlama çabası mı?

Teknoloji Şirketleri Neden Zor Bir Yerde?

Platformlar için bu tür talepler her zaman gri bir alan.
Bir yandan devletle doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Öte yandan kullanıcılarına “verilerin güvende” mesajını vermek zorundalar.

Bir şirket bu tür bir talebe uyduğunda, bunu çoğu zaman kimse bilmiyor. Çünkü idari celpler, kamuya açık davalar gibi şeffaf değil. Kullanıcı da genellikle haberdar edilmiyor.

Bu da teknoloji şirketlerini istemeden şu pozisyona sokuyor:
Sessiz bir aracı.

Kullanıcı ile devlet arasında, çoğu zaman görünmeyen bir veri geçiş noktası.

Asıl Rahatsız Eden Duygu

Bu haberin rahatsız edici tarafı hukuki teknikler değil.
Rahatsız eden şey, bunun giderek normalleşiyor olması.

Bir platformda politik görüşünü açıkça ifade etmek, anonim kalmak istemek ya da devlet politikalarını eleştirmek… Bunlar uzun süredir internetin “doğal” davranışlarıydı. Şimdi ise bu davranışlar, arka planda bir listeye giriyor olabilir mi sorusu dolaşmaya başlıyor.

Ve bu soru, insanın yazarken bile bir an duraksamasına neden oluyor.

Küçük Ama Önemli Bir Çizgi

Devletlerin güvenlik gerekçeleri olur. Bu tartışılmaz.
Ama güvenlik ile gözetim arasındaki çizgi, teknoloji sayesinde hiç olmadığı kadar inceldi.

Bugün bu çizgi “Trump eleştirmenleri” için esnetiliyorsa, yarın başka bir başlık için de esnetilebilir. Sorun, tek bir yönetim ya da tek bir isim değil. Sorun, emsal.

Sonuna Gelirken

Bu hikâye teknolojiyle ilgiliymiş gibi duruyor ama aslında insanla ilgili.
Bir platformda ne yazdığınız, ne düşündüğünüz ve neyi eleştirdiğinizin, arka planda nasıl anlamlandırıldığıyla ilgili.

TechCrunch’ın haberi bize şunu hatırlatıyor:
Teknoloji sadece hayatı kolaylaştıran bir araç değil. Aynı zamanda gücün, kontrolün ve sınırların yeniden tanımlandığı bir alan.

Ve bu alan, sessiz kaldığında değil, konuşulduğunda şekilleniyor.

Fitbit Kurucuları Geri Döndü

itbit’i hatırlayanlar için James Park ve Eric Friedman yeni isimler değil.
Bireysel sağlık takibini milyonlarca insana taşıyan ekip, bu kez daha sessiz ama daha karmaşık bir probleme el atıyor: aile sağlığı.

TechCrunch’ta yayınlanan habere göre ikili, Luffu adını verdikleri yeni bir yapay zeka platformuyla karşımızda. İlk bakışta “bir sağlık uygulaması daha” gibi durabilir ama mesele aslında bundan biraz daha derin.

Bugüne kadar sağlık teknolojileri çoğunlukla tek bir kişiye odaklandı. Adım sayısı, kalp ritmi, uyku grafikleri… Hepsi bireysel. Oysa gerçek hayatta sağlık çoğu zaman tek başına yaşanan bir şey değil. Yaşlanan ebeveynler, kronik rahatsızlıklar, düzenli ilaç takibi derken iş, aile içinde sessiz bir koordinasyon problemine dönüşüyor.

Luffu Ne Yapmaya Çalışıyor?

Luffu, aile bireylerinin sağlık verilerini tek bir yerde toplayan ve bunu arka planda yapay zeka ile anlamlandırmaya çalışan bir platform.
Fitbit, Apple Health gibi kaynaklardan gelen veriler sisteme entegre edilebiliyor. İstenirse manuel notlar, fotoğraflar ya da kısa ses kayıtları da eklenebiliyor.

Asıl iddia ise veriyi göstermekten çok yorumluyor olması.

Grafiklere bakıp “bu değer normal mi?” diye düşünmek yerine, sistem rutinleri öğreniyor ve bir şey yolundan çıktığında bunu öne çıkarıyor. Uyku düzeninde ani bir değişiklik, ilaçların aksatılması ya da alışılmadık kalp ritimleri gibi durumlar kullanıcıya bildirim olarak yansıyor.

Yani sürekli izlemek yerine, “önemli bir şey olursa haberim olsun” yaklaşımı.

İlginç Olan Kısım: Doğal Dil

Luffu’nun dikkat çeken taraflarından biri de verilerle etkileşim biçimi.
Karmaşık paneller ya da raporlar yerine, kullanıcılar sisteme basit sorular sorabiliyor. “Bu hafta ilaçlar düzenli alınmış mı?” gibi.

Bu küçük detay önemli. Çünkü sağlık uygulamalarının çoğu teknik olarak güçlü ama günlük hayatta kullanımı yorucu. Luffu’nun burada denediği şey, teknolojiyi geri plana itip sorumluluğu AI’ya bırakmak.

Peki Ya Gizlilik?

Aile sağlığı deyince işin en hassas noktası burası.
Kim, kimin ne kadar verisini görebilecek?

Luffu tarafı bu konuda kontrollü bir yapıdan bahsediyor. Paylaşım zorunlu değil, kullanıcı hangi verinin kimle paylaşılacağını kendisi belirliyor. En azından kağıt üzerinde yaklaşım “izleme” değil, “izinli paylaşım”.

Tabii bu tür vaatlerin gerçek hayatta nasıl işleyeceğini ancak ürün yaygınlaştığında görmek mümkün.

Teknoloji Yazarı Gözüyle Kısa Bir Duraklama

Bu fikir yeni mi? Tam olarak değil.
Ama doğru insanlar tarafından, doğru bir problem etrafında yeniden ele alınıyor.

Fitbit ekibinin avantajı şu:
– Sağlık verisiyle neyin işe yarayıp neyin yaramadığını biliyorlar
– İnsanların uzun vadede hangi özellikleri terk ettiğini deneyimlediler

Risk tarafı da net:
Sağlık verisi affetmez. Yanlış alarm da, eksik alarm da ciddi sonuçlar doğurabilir. Ayrıca insanların aile içi sağlık verisini bir platforma emanet etmesi zaman alacaktır.

Sonuç

Luffu, “AI her şeyi çözer” iddiasıyla ortaya çıkan projelerden biri gibi durmuyor. Daha çok, yıllardır çözülemeyen bir koordinasyon sorununa teknolojik bir cevap deniyor.

Başarılı olur mu?
Bu, AI’nın ne kadar akıllı olduğundan çok, insanların bu sistemi günlük hayatlarına ne kadar dahil etmek isteyeceğine bağlı.

Ama şurası kesin: Fitbit sonrası bu ekibin denediği şey, sağlık teknolojilerinde izlenmesi gereken ilginç bir deney.